11 Kasım 2019

Ispanak mı?

"Ispanağa neler oldu?" sorusunun yanıtı... "Bugüne kadar olan ne ise o oldu". Tek fark bu kez ölçü biraz kaçmış benim anladığım. Normalde üç kiloya basılan ilaç bir kiloya basılınca işte... Ama daha ilginç şeyler var.

Ispanaktan zehirlenmeler başlamadan önce bu ıspanağı üreten çiftçiye, tarladan alıp hale getiren tüccara, halden alıp dağıtan firmaya, satıldığı markete sorsa idiniz "Var mı bunun kontrolü?" diye alacağınız yanıtlar üç aşağı beş yukarı aynı olurdu. "Efendim elbette, düzenli analizlerimiz, beş ayrı noktadan alınan numunelerimiz, güvenilir çiftçilerimiz, uzman gıda mühendislerimiz, belgelerimiz, damgalarımız" şu bu... İyi de madem her şey bu kadar denetimli, harika idi; neden insanlar zehirlendi?

"Dul avrat otundan", yanıt bu.

Türkiye'nin 6 bölgesinde, hastanelere 165 kişi başvurdu. Tam da aynı hafta, 165 farklı hanede 165 farklı kişi ıspanaktan yaban otunu ayıramadı ve zehirlendi. Bu şaşırtıcı tesadüf hakkında ne söylesem karşıma yeni bir dava olarak gelecek ki bence başımda yeterince var. "Öyledir, doğrudur" diyeyim.

Ancak bir şey var ki hak yemek istemem. İlçelerdeki tarım müdürlüklerini suçlamak doğru olmaz. Ciddi ciddi her danışlanla ilgilenirler. Her soruya yanıt verirler, çiftçiye ölçü, ölçek öğretirler, tavsiyelerde bulunurlar. Dinleyen var mı? Yok. Sorun burada. Herkesin başına bir polis, onların başına da birer polis dikemezsiniz.

İstanbul'da mısınız? Örneğin, Ömerli Bölgesi'ne yakın mısınız?

Yanıtınız "Evet" ise bir ricam olacak...

Bu bölgede genel olarak sertifikalı tarım yapılır. Çünkü içme suyu tedarik edilen baraj bölgesi... Bir kısım da konvansiyonel tarım var alanda. Lütfen gidin buraya. Burada tarım yapan çiftçilerin arazilerinde ufak ufak depolar, bahçe evleri filan olur. Bir bahane ile birine girin. "Çocuğun altına bir bakayım", "Müsaitse bir tuvalete gireyim" filan... Girdiğinizde oralarda bir yerlerde dolaplar göreceksiniz. Açın kapağını, sonra da bir fotoğraf çekin, gördüğünüz tuhaf isimleri Google'da aratın. Benimle de paylaşırsınız. :)

"Neden yapılıyor?", "Neden bu kadar herbisit atılıyor?" derseniz de; aşağıdaki yazı 2018'in başlarından... İçinde yanıtların olduğunu sanıyorum.

"Geçtiğimiz yaz... Çiftlikte köy tipi bir ofisim var benim. Orada çay - kahve içeriz ziyaretçilerimizle, gelenler bilir... Manisa - Alaşehir'den genç bir kız geldi oraya. İşte sohbet etmek, haddime değil ama benden biraz akıl almak, şu bu... Şu anda da okuyordur eminim bu satırları, darılmaca, gücenmece yok... Yanlışı görmezden gelmek hiçbir işe yaramıyor. Görmek ve düzeltmek gerek...

Genç kızın babası, Alaşehir'de çekirdeksiz üzüm üreticisi. O bölgedeki tarımdan konuştuk. Çekirdeksiz üzümde dehşet verici ölçülerde kullanılan tarım ilaçlarından, damla sulama ile verilen glikozdan filan. Babası da aynı şekilde yetiştiriyormuş. Attığı ilaçlardan baba da hasta olmuş bu arada.

Dedim ki, "Neden böyle yapıyorsunuz bu tarımı?"; "Bölgenin gerçeği bu..." gibi bir şey söyledi. Tam hatırlamıyorum sözcükleri, yalan olmasın ama ağırlığı maksimize etmek, üzümün üzerinde böcek lekesi vesaire bırakmamak zorunda olduklarını anlattı. Halci jargonu ile yazacak olursam, turfanda, yani sentetik olarak glikoz ile tat verilmiş birinci sınıf üzüm hasat etmeleri gerekliliği... Ürün turfanda girdiğinde fiyat bir misli artar. Olay sadece paraya bağlanıyor sizin anlayacağınız...

Bilmediğim gerçekler değil kızın anlattıkları. Şaşırmadım yani, ama bozuldum hafiften. Bilen de bilir beni, dan dun konuşurum pek çekinmeden. Dedim ki, "Peki bu işin vicdani yönü ne olacak? Neticede çekirdeksiz kuru üzümleri en çok sevenler, tüketenler de ufacık çocuklar... Ben babanı iyi ve iyiyi hak eden biri olarak göremiyorum.". Bu kez de genç kız bozuldu haliyle... Bana söylediği şu oldu, noktasına virgülüne dokunmadan: "Benim babam, evet, sağlıksız tarım yapıyor. Bunun nelere sebep olacağını da biliyor ama babam esasında çok iyi bir insandır. Çünkü bunları beni İstanbul'da okutmak için yapıyor.". Dedim ki, "Pes!". "Muhakeme bu, izan bu, netice bu.".

Aklı başında bir ülkede, ancak kamera şakası olarak sunulabilecek her şeyin bizde tamamen gerçek olması, dahası kanıksanmış olması bir bana mı tuhaf geliyor..?

Geçtiğimiz hafta içinde de Eğirdir Gölü'ne dair bir belgesel izledim. Dalgıçlar göle dalıyor, çekiyorlar, sümüksü bir madde dibi kaplamış, göldeki yaşamın %80'i yok olmuş, kalan %20 balık ise tutuluyor. Satılıyor. Yeniliyor. Şuursuzluğun çok ötesinde, adeta bir delilik hali... Temel sebep gölün çevresinde yapılan elma yetiştiriciliği. Daha doğrusu elma ağaçlarını senede 30 kere ilaçlayan vicdan yoksunu üreticiler, toprağa sızan ve gölü besleyen yeraltı sularına karışan zehir... İzlerken vallahi beynim zonkladı. Pamuk yığınlarında uyuyan çocukların zirai ilaçtan ölmesi mi dersiniz, Fethiye'de portakal ilaçlıyorum derken onkoloji servislerine yığılan çiftçileri mi... Antalya seralarında domates tarımı yapıyorum derken tünelin sonundaki ışığı görenleri mi ya da..?

Çiftçi masum değil. Çiftçi ne yaptığını biliyor. Çiftçi bunu zoraki yapmadı - yapmıyor ve hiç kimse bunu çiftçiye zorla dayatmıyor. Çiftçinin önüne "Vicdan mı yoksa daha çok para mı?" diye bir soru geliyor ve çiftçi gayet ne yaptığının farkında olarak, sonuçlarının gayet farkında olarak seçimini yapıyor. Yeni de değil. 1950'lerden beri...

DDT'yi hatırlarsınız. En yoğun uygulanan bölge Adana idi. DDT - BHS karışımının binlerce tonu uçaklardan atıldı. Arılar, böcekler, fareler, kuşlar... Her şey bu tozlama altında can verdi. Oysa kurdu yiyen böcekler, böcekleri yiyen kuşlar, böcek yumurtalarını yiyen fareler, fareleri yiyen yılanlar derken muhteşem bir ekolojik denge sürüyordu. Toprak bereketli idi ve ilaca ihtiyaç olduğuna dair hiçbir emare de yoktu. Aç gözlülük ile, daha çok ve daha çok para hırsı ile hepsi alt üst oldu.

Aynısı Karadeniz'de oldu. Karadeniz halkı önceleri devletin sübvanse ettiği fındık kurdu ilacına itiraz etti. Zirai mücadele memurlarını tarlaya sokmadı. İlaç atılınca arılar, böcekler, sonra böceği yiyen her şey ölüyor dediler. Korkmuşlardı. Sonra desteklemeler, bir yandan Türk fındığına ilgi, bir yandan artan fındık talebi, yükselen fiyatlar filan derken ne olduysa oldu, üreticiler vicdan ve cüzdan arasındaki seçimi kolayca yaptı. Fındık kurdu ilacına, hem de hamuduyla geçiş yapıldı. 1986'da Çernobil de buna mum dikti ve benim Karadeniz fındığı ile işim o gün bitti. Ne oğlum Can, ne kızım İpek; Karadeniz fındığı yemedi. O günden bugüne de, ilaç kullanımı Karadeniz'de hiç azalmadı. İsmi değişti, formülü değişti ama ilaçlama aşkı hiç değişmedi. Şimdilerde ağaç altlarında round-up kullanılıyor. Toprağı kızartan da odur. Bu paragrafa Karadeniz üreticilerinden birkaç kınama, bir - iki de dava gelecektir, gelsin. Tepkiyi doğru yere yöneltmelerini tavsiye ederim. Zehirlenmeyi reddediyor olduğum için suçlu ben olamam sanıyorum..?

İlaçlama her yerde, her bölgede devam etti. Ege'de önce tütün ilacı başladı. Tütün bitti. Söke Ovası'nda pamuk ile start verildi. Şimdilerde de pamuk yerine tamamen GDO'lu mısır kaynıyor bu bölgeler. Yoğurttan süte, bisküviden baklavaya her şeye zerk olup sizi - bizi hasta ediyor. Fethiye'de, Antalya'da, Mersin'de, Gümüldür ve Seferihisar'da zırıl zırıl narenciye ilaçlaması en vahşi hali ile ilerliyor. Yavuz Dizdar ve arkadaşlarını zehirleyen portakalın hikayesini okumuşsunuzdur... İşte o durum...

"E ne var? Tarım ilacı her yerde kullanılıyor." diyorlar. Kısmen doğrudur. Örneğin çok verdikleri "Avrupa'da da kullanılıyor..." örneği gerçektir. Ama çok önemli farklar vardır. Tarım ilacı, Avrupa'da reçete ile verilir. Adam o sene kaç adet marul diktiğini ilgili devlet kurumuna bildirir ve bu devletçe denetlenir. Sonra devlet bir hesaplama yapar, dikilen marula göre tam gelecek ölçüde tarım ilacı reçetesi yazar ve çiftçiye verir. Çiftçi bu reçete ile ilacı temin eder ve reçeteye uygun biçimde kullanır. Üzerine fikir yürütmez. Kural ne ise kurala uyar.

Bizde, tarım ilaçlarının ölçüsü Türk çiftçisine emanettir. 100 litre suya 10 gram atılacak diyelim. 10 gram, bizim çiftçinin gözüne elbette az görünüyor. Bakıyor ilacın bidonu da üç para bir şey... Yallah boca... Hasattan belirli bir süre önce ilacın kesilmesi kuralı imiş bilmem ne imiş... Onlar Avrupa işi...

DDT, böcekler üzerindeki güçlü toksik etkisi ile 1948'de Nobel ödülü aldı. Hayvanlar için son derece tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirini bozduğu anlaşılınca da 1970'lerde yasaklandı. Yasaklanışından 10 sene kadar sonra nihayet bizim de aklımız başımıza geldi ve bizde de yasaklandı. Ancak kasabalarda DDT'nin yasaklandığı anonsu geçince zirai ilaççılarda ne kadar DDT varsa çiftçi tamamını topladı. Üçer senelik daha stok yaptılar. Hala da merdiven altı, benzer formüller ile devam ediyor. Topraktan derelere, denizlere karışıyor. Denizde tutulmuş balıkta dahi çıkıyor.

Dört koldan ilaçlanıyoruz. Dört koldan zehirleniyoruz.

Pamuğa zehir giriyor; atlet, tulum, iç çamaşırı, gömlek giyiyoruz zehirleniyoruz. Tahıla atılıyor, ekmek olarak sofraya geliyor, zehirleniyoruz. Meyveye atılıyor, sebzeye atılıyor, o kadarı da yetmiyor, toplanıyor, parafinleniyor, azotlanıyor, klimalardan mantar ilacı atılıyor... Şaka gibi... Zehirleniyoruz. İşler çığırından fazlası ile çıktı ki artık herkesçe bilinsin, yüksek sesle konuşulsun isterim. Devletin regülasyonlarını, üreticinin vicdan kıstaslarını filan beklemekle bu iş olmuyor. Bir şeyin pazarda talebi varsa, buna ne devlet, ne de vicdan engel oluyor. Çünkü bu işin temelinde tüketicinin, yani "parayı verenin" talebi yatıyor.

Böceğin hasar vermediği pırıl pırıl yeşillikler, bir koca torbanın bir tanesine bile kurt girmemiş elmalar, sineksiz marullar, asla böceklenmeyen pirinçler, unlar, bakliyatlar tercih etmenin anlamı böcek ilacı yemeyi tercih etmektir. Kural aslında bu kadar basittir. Marulun arasından çıkan salyangozu bahçeye bırakır, sineklenmiş brokoliyi sadece akan suyun altında kolayca temizlersiniz ama tarım ilacını asla temizleyemezsiniz. Bedeninize girer, birikir, birikir, bir sınırı aşar ve bedeniniz artık kaldırmaz hale gelir. Kolon CA ve özellikle löseminin etkin sebebi tarım ilacı kalıntısıdır. Düşünerek, ama gerçekten çok düşünerek atın adımlarınızı. Her şeyi sorun, sorgulayın, araştırın, anlatılanlar ile yetinmeyip kendi doğrunuzu bulun ve bunu paylaşmaktan hiç korkmayın. Acı ve iç karartıcı olsa da, gerçeği duymaktan da öyle..."

(Alıntı)...

1 Kasım 2019

Gereksiz İşler Bunlar...

Merhaba arkadaşlar,

Gerçekten gereksiz, bir o kadar garip şeyler görmeye devam ediyoruz ve edeceğiz anlaşılan...

Geçtiğimiz günlerde, coşkuyla tüm yurtta kutlandı Cumhuriyet Bayramımız. Her yer kırmızı, beyaz müthiş görüntüler seyrettik. Ama gel gelelim, bazı şeyleri aşamayacağız biz. Burası gerçek. En basit örneği: Sosyal Medya’ya görüntüleri düşen Metro/Metrobüs olayları...

O görüntüler bile birbirimizden ne kadar ayrıştırıldığımızı açık açık belli ediyor. Biri, çekilen video’da sarıklı arkadaş tempo tutsun diye bekliyor, diğeri metro da yüksek sesle ilâhi söylüyor diye yobaz oluyor. Arkadaşlar; bu Millet yıllardır sağ, sol çatışmalarından, laik veya dinci çatışmalarından  çektiğini düşmandan çekmedi. Düşmandan çekmedi diyorum çünkü; 15 Temmuz olaylarında ve Suriye’ye girdiğimizde, bu Milletin bir araya geldiğinde neler yapabileceğini cümle alem gördü. Bizim nedense tek sorunumuz kendimizle. Sağcı, solcu, yok alevi, laz, kürt, türk, laik, dinci, v.s

N’oluyoruz diye neden kimse düşünmek yerine yangına körükle gidersiniz anlamış değilim. Ne zaman bu kadar kendi insanına tahammül edemez insanlar olduk. Sadece bunlarla sınırlı da değil... Birisi hıncını alamamış, küçücük kediyi tekmeliyor. Neden? Sebep ne? Amaç ne? Neden insan gibi davranamıyoruz? Sorunlarınız varsa bir tek bu hayatta sizin mi sorunlarınız var? Ülke yönetenin de sorunu var, sokakta simit satanın da, fahişelik yapanın da, hırsızlık yapanın da...

Bırakın efendim, bırakın... Bırakın artık bu gereksiz atışmaları, çatışmaları. Sadece siz, ben değil. En üstten, en alt tabakaya kadar diye bile ayrıştırıldık. Bu kadar sevecen, bu kadar candan, bu kadar yardım sever, bu kadar naif başka bir millet var mı bildiğiniz? Gezen, gören anlatsın dinleyelim. Vicdanınızı, merhametinizi kaybetmeyin.

Kıssadan hisse; umarım gördüklerinden, yaşadıklarından ve yaşayacaklarından ders çıkaracaklar vardır. Siz, siz olun duyduğunuza inanmayın.

Sevgiyle Kalın.

S.Göksel / 01.11.2019

25 Ekim 2019

Rahmetli, Kemal Sunal’ın da dediği gibi... Ver, Vergi Ver.

Merhaba Arkadaşlar;
Öncelikle Bloğuma Hoşgeldiniz...
İlk yazımı zamlar üzerine yazıyorum. Malûm vatandaşın çilesi belli.
Hadi biraz eğlenelim...
Yeni zamlarla birlikte Cumhurbaşkanının maaşı hatrı sayılır bir seviyeye çıkarılıyor. Sadece o değil, eski Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milletvekilleri de hatrı sayılır bir meblağ alacaklar.
İyi de, bunlar olurken Vatandaş? Vatandaşı neden kimse düşünmez? Sağlı, sollu zamlar yapılırken...
Her taraftan vergiler yüklenirken.
Şimdi bir de bütün sene çalışıp tatile gitmek isterseniz eğer, konaklama vergisi ödeyeceksiniz :)
En basitinden: Motorine zam yapılıp, pompa fiyatlarına yansıtılırken, motorine indirim geldiğinde pompa fiyatlarına yansıtılmayan garip bir ülke olduk iyice.
Cumhurbaşkanı en son Suriye konusuyla ilgili,  yaptırımlarına karşılık; biz kendi kendine yeten bir ülkeyiz derken tam olarak neyi kastetti... Anlayanınız var mı?
Sadece, Suriye halkı için bile yaklaşık 35-40 Milyar dolar harcandı bu güne kadar ve harcanmaya devam edecek dedi Cumhurbaşkanı. Karşılığını da doğalgaz, elektrik, su ve bunlara ek kdv’lerle alıyor. Ayrıca 2018 yılında Ülke genelinde doğalgaz kullanımı yaklaşık %9 oranında azaldı. Bu sene daha da artacak belli.
TÜİK’in istatistik raporlarına son aylarda baktığımızda da, 2 ay sonra yapılacak olan asgari ücret zam komisyonunun yine çay, kaşık sesleriyle tamamlanacağı da aşikar. Üzülüyoruz, hepimiz üzülüyoruz tabi ki. Geleceğin karanlık olduğunu, daha da çıkmaza sürüklendiğini görebiliyoruz. Velhasıl Kelam; kadın cinayetlerinden, haksız rant elde edenlerden, sahte dincilerden, tacizci ve tecavüzcülerden, ardı arkası kesilmeyen zam ve vergilerden bıkmış bir haldeyiz. AB’nin gözüne girmek için azınlıkların sorunları ile uğraşmayı bırakıp, birazda çoğunluğun sorunlarıyla ilgilenirsiz umarım sevgili devlet büyükleri.
Biz insanların kendilerini yakmasından, asmasından ve vurmasından bıktık. Umarım sizde biraz utanırsınız bu durumdan.

Hiç eğlenceli değil, dimi?

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 25.10.2019