30 Aralık 2019

Merhaba 2020

Herkese Merhaba;

Yeni bir yıla giriyoruz.

Öncelikle herkesin yeni yılını kutlarım.

Umarım bu yıl biraz farklı olur ve çocuk istismarları, tecavüzler, kadın cinayetleri, hayvan katliamları, çıkar savaşları son bulur.

2019’u zar, zor da olsa geride bırakıyoruz artık. Zar, zor diyorum, çünkü içimizden geçti. İsimlerini söylemekten çekindiğimiz kadınlar, ‘anne lütfen ölme’ feryatları, kravat takana verilen hafifletilmiş cezalar, ailesinin şikayetçi olmadığı çocuklara yapılan istismarlar, suriye de yitip giden Vatan evlatları. Adalar da, At’lara yapılan işkenceler, sokak hayvanlarını tekmeleyen kendini bilmez, insanlıktan nasibini almamış mâhluklar, saydıkça çoğalacak o yüzden kısa kesiyorum.

Bunlara karşılık, bu duyarsızlığa daha ne kadar dayanabiliceğini bilmeyen Halk. Göz göre göre yapılanlara ses çıkarmayanlar da var tabi. Gerek vatandaşın içinde, gerek siyasette ve basında. Ne zaman anlayacaksınız bilmiyorum. Neden yanlışa yanlış demiyorsunuz yada diyemiyorsunuz? Bu kadar mı ruhsuz, satılık vicdanlarınız? İlla ki başınıza mı gelmesi lâzım her olayın. İlla ki acı mı çekmelisiniz? Neden oturup düşünmezsin ey İnsanoğlu. İnsanları, insandan üstün yapan yalnızca Takva değilmidir? O da Hakk katında. Madem inanıyorsun o zaman OKU.

Velhasıl kelâm; birilerinin bilmem neresinin kılı, birilerinin alkol muhabbetlerinin mezesi olmayı bırakın. Sizi yaradan, tasarlayan (artık neye inanıyorsanız) beyin de vermiş. DÜŞÜNÜN. Zor değil.

Kim ne tarafa çekerse, o tarafa gidenlerden değil. Ruhunu, vicdanını havadan atılan çaya, oyuncağa satanlardan değil... Düşünüp, üretip, aklını kullanabilenlerden olmanızı temenni eder, hepinize iyi seneler dilerim.

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 30.12.2019

27 Aralık 2019

Jest Oldu...

Herkese Merhaba;

Naber “Asgari Ücretli”...

2 Aralık’ta başlayan toplantılar sonunda bitti ve Bakan; Zehra Zümrüt Selçuk, Ülkenin %42’lik kesimi için acı gerçeği duyurdu.

Acı gerçek diyorum, çünkü gerçekten “Asgari Ücret” sıfatı çok acı... İçler acısı.

Bu sıfatı insana yakıştırmak bile hoş değil. Kar’da, kışta veya yazın en sıcak anında çekilen otobüs çilelerine mi yanarsın? Yapış, yapış insanlarla akraba gibi ayakta işe gittiğine mi? İş yerinde asgari ücretli, yani en alt kademe olduğun için “hor” görülmene mi? Hepsini geçtim; kış geldi... Çocuğuna ayakkabı, mont, vs. alamamana mı? Abi; yengenin montu da eskimiş. Zor dimi? Dağ gibi vergi yüklü doğalgaz, elektrik, su faturaları. Efendime söyleyeyim, evine alman gereken temel ihtiyaç, gıdaları az az alman. Zor dimi? Bir hayalin var ya hani; Çocuğum okusun. Zor dimi?

Elektriğe; yeni yılın ilk 3 ay’ı zam yapılmayacağını duydun, biraz rahatladın dimi? :)

Asgari ücret tespit komisyonunun son toplantısından önce “Jestimizi Yaparız” diyenlere bir sözün var mı? “Asgari Ücretli”... Senin ve Ailenin geleceği karanlık “Asgari Ücretli”. Ne yapacaksın?

Alkışlamaya devam ediyorsan, yıllardır Devlet Erkânının yaptığı ‘çay, simit ve yumurta’, muhabbetleri zoruna gitmesin. Çünkü hak ediyorsun. Hiç öyle bakma... Madem hakkının bu olduğunu düşünüyorsun, bana hiç öyle bakma “Asgari Ücretli”.

Asgari ücreti eleştiren sevgili TÜRK-İŞ Genel Eğitim Sekreteri Nazmi IRGAT, sen orda tepki koyunca verilen karar geri döndürülmüyor. Tepkinizi madem koydunuz, madem vatandaşı düşünüyorsunuz, o masaya oturup kararın açıklanmasını beklemezsiniz. Böyle şovlar hoş değil kameralara karşı.

Velhasıl kelâm... Yine %42’lik kısım aradığını bulamadı. Belki de kararsız kaldığınız veya ne için oy verdiğinizi düşünmediğiniz için yaşıyorsunuz bunları. Ne diyim, Allah iyiliğinizi versin hepinizin. Yoksa haliniz harap. Başkasının hakkına da girdiğinizi unutmayın. Hesap günü yakındır.

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 27.12.2019


4 Aralık 2019

Hakim bey, iyi hal bunun neresinde?

Merhabalar herkese;

Dava Sonuçlandı...

Geçen sene Ankara da bir plazanın 20. katından düştüğü iddaa edilen Şule Çet'in davası, bugün sonuçlandı. Sanıklardan biri ağırlaştırılmış müebbet aldıktan sonra iyi hal indirimi alarak, cezası müebbet cezaya çevrildi.

İyi Hal mi?

Arkadaş, suç sabit. Bilir kişi raporları, olay yeri delilleri, kamera görüntüleri. İyi hal bunun neresinde? Tecavüzcü, kadın cinayeti işleyen, istismar eden insanlara mahkeme de kravat taktı diye ceza indirimi yapılması kadar saçma bir şey daha yok.

Giden 22 yaşında bir can. İyi hal bunun neresinde?

Dün de; yine bir üniversite öğrencisi Ceren Özdemir katledildi.

Sonu yok, durduramıyoruz. İyi hal bunun neresinde Hakim Bey?

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 04.12.2019

2 Aralık 2019

İklim Değişikliği...

Merhabalar herkese;

Son durum ne bir göz atalım...

COP İklim Zirvesi; 2015'te, Paris'te imzalanan "Paris İklim Antlaşması Şartları" değerlendirilmek üzere bugün katılımcılarıyla birlikte Madrid'de, Birleşmiş Milletler öncülüğünde toplandı.

Bu konuyu gerçekten ciddiye almayan ülkeler var. En başta da, henüz "Karbon Salınımı Değerleri Raporu" sunmayan iki büyük Devlet, Türkiye ve Rusya. Şu an Dünya genelinde hava kirliliğine en çok etki eden Ülkeler; Çin, ABD ve AB üyesi ülkeler. ABD daha önce, Paris İklim Antlaşması'ndan çıktığını resmen açıklamıştı. Dünya'ya ne kadar zarar verdikleri, baskıları ve tutarsızlıkları herkesçe malum bir ülke gerçi. Fazla bir şey söylemeye de gerek görmüyorum.

Dünya genelinde "İklim Değişikliği" ile ilgili çok sayıda gösteri, eylem ve toplantı yapılıyor. Ama çıkarlar daha ağır bastığı için görmezden geliniyor bir çok şey. Beklenenden daha hızlı bir şekilde sirayet edecek toplumlara bu ciddiye alınmayan konu. Daha doğrusu, ciddiye alınıyormuş gibi yapılıp, hiçbir şey yapılmıyor desek yeridir.

İnsanlar, en başta kendi gelecekleri adına çevreyi kirletmemeleri gerektiğini ne zaman anlayacaklar acaba merak ediyorum doğrusu.

Yazıyı askıda bırakıyorum. Sizlerde elinizden geleni yapın diye.

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 02.12.2019

Kızamık Salgını...

Herkese Merhaba;

Kongo ve Samoa'da ki salgın ciddi derecede.

Hal böyle olunca, önlem almak kaçınılmaz. Öncelikle korkutucu olsa da, veriler şu şekilde; Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde, "Kızamık" salgınından ölenlerin çoğunun 5 yaş altı çocuklar olduğu ve %90 gibi korkunç bir oranda çocuk ölümünün olduğu gerçeği. Toplam ölen sayısı, 1 Ocak 2019 ve 17 Kasım 2019 arası verilere bakıldığında 5.100 kişi. Geçen senenin 3 katı civarında ve sadece bununla sınırlı değil. Salgın, Güney Pasifik'te de görüldü. Samoa'da çoğu çocuk 48 kişi, 1 ay içinde hayatını kaybetti. Ebola'dan sonra, özellikle Kongo için çok üzücü bir durum. Ama bu sefer ki salgın ondan daha tehlikeli bu açık. Zira, UNİCEF'in yaptığı açıklamada bunu destekler nitelikte. Açıklamada; "Dünyanın en büyük kızamık salgını" diye bahsedildi.

Gelelim bizleri ilgilendiren kısıma...

Sadece, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde, tespit edilen 250.000 vaka var. Yine söylediğim gibi, Samoa'da da hızla yayılmakta. Dünya yeni bir salgınla karşı karşıya. Özellikle, 5 yaş altı çocuğu olan ebeveynler mutlaka çocukların aşılarını yaptırmalı. Bu salgının hızla yayılmasının nedeni, yeterli sayıda aşı olmadığı için. Dünya Sağlık Örgütü de, Acil Çağrı yaptı aşı ile ilgili. Lütfen duyarlı olalım.

Sevgiyle Kalın...

S.Göksel / 02.12.2019

11 Kasım 2019

Ispanak mı?

"Ispanağa neler oldu?" sorusunun yanıtı... "Bugüne kadar olan ne ise o oldu". Tek fark bu kez ölçü biraz kaçmış benim anladığım. Normalde üç kiloya basılan ilaç bir kiloya basılınca işte... Ama daha ilginç şeyler var.

Ispanaktan zehirlenmeler başlamadan önce bu ıspanağı üreten çiftçiye, tarladan alıp hale getiren tüccara, halden alıp dağıtan firmaya, satıldığı markete sorsa idiniz "Var mı bunun kontrolü?" diye alacağınız yanıtlar üç aşağı beş yukarı aynı olurdu. "Efendim elbette, düzenli analizlerimiz, beş ayrı noktadan alınan numunelerimiz, güvenilir çiftçilerimiz, uzman gıda mühendislerimiz, belgelerimiz, damgalarımız" şu bu... İyi de madem her şey bu kadar denetimli, harika idi; neden insanlar zehirlendi?

"Dul avrat otundan", yanıt bu.

Türkiye'nin 6 bölgesinde, hastanelere 165 kişi başvurdu. Tam da aynı hafta, 165 farklı hanede 165 farklı kişi ıspanaktan yaban otunu ayıramadı ve zehirlendi. Bu şaşırtıcı tesadüf hakkında ne söylesem karşıma yeni bir dava olarak gelecek ki bence başımda yeterince var. "Öyledir, doğrudur" diyeyim.

Ancak bir şey var ki hak yemek istemem. İlçelerdeki tarım müdürlüklerini suçlamak doğru olmaz. Ciddi ciddi her danışlanla ilgilenirler. Her soruya yanıt verirler, çiftçiye ölçü, ölçek öğretirler, tavsiyelerde bulunurlar. Dinleyen var mı? Yok. Sorun burada. Herkesin başına bir polis, onların başına da birer polis dikemezsiniz.

İstanbul'da mısınız? Örneğin, Ömerli Bölgesi'ne yakın mısınız?

Yanıtınız "Evet" ise bir ricam olacak...

Bu bölgede genel olarak sertifikalı tarım yapılır. Çünkü içme suyu tedarik edilen baraj bölgesi... Bir kısım da konvansiyonel tarım var alanda. Lütfen gidin buraya. Burada tarım yapan çiftçilerin arazilerinde ufak ufak depolar, bahçe evleri filan olur. Bir bahane ile birine girin. "Çocuğun altına bir bakayım", "Müsaitse bir tuvalete gireyim" filan... Girdiğinizde oralarda bir yerlerde dolaplar göreceksiniz. Açın kapağını, sonra da bir fotoğraf çekin, gördüğünüz tuhaf isimleri Google'da aratın. Benimle de paylaşırsınız. :)

"Neden yapılıyor?", "Neden bu kadar herbisit atılıyor?" derseniz de; aşağıdaki yazı 2018'in başlarından... İçinde yanıtların olduğunu sanıyorum.

"Geçtiğimiz yaz... Çiftlikte köy tipi bir ofisim var benim. Orada çay - kahve içeriz ziyaretçilerimizle, gelenler bilir... Manisa - Alaşehir'den genç bir kız geldi oraya. İşte sohbet etmek, haddime değil ama benden biraz akıl almak, şu bu... Şu anda da okuyordur eminim bu satırları, darılmaca, gücenmece yok... Yanlışı görmezden gelmek hiçbir işe yaramıyor. Görmek ve düzeltmek gerek...

Genç kızın babası, Alaşehir'de çekirdeksiz üzüm üreticisi. O bölgedeki tarımdan konuştuk. Çekirdeksiz üzümde dehşet verici ölçülerde kullanılan tarım ilaçlarından, damla sulama ile verilen glikozdan filan. Babası da aynı şekilde yetiştiriyormuş. Attığı ilaçlardan baba da hasta olmuş bu arada.

Dedim ki, "Neden böyle yapıyorsunuz bu tarımı?"; "Bölgenin gerçeği bu..." gibi bir şey söyledi. Tam hatırlamıyorum sözcükleri, yalan olmasın ama ağırlığı maksimize etmek, üzümün üzerinde böcek lekesi vesaire bırakmamak zorunda olduklarını anlattı. Halci jargonu ile yazacak olursam, turfanda, yani sentetik olarak glikoz ile tat verilmiş birinci sınıf üzüm hasat etmeleri gerekliliği... Ürün turfanda girdiğinde fiyat bir misli artar. Olay sadece paraya bağlanıyor sizin anlayacağınız...

Bilmediğim gerçekler değil kızın anlattıkları. Şaşırmadım yani, ama bozuldum hafiften. Bilen de bilir beni, dan dun konuşurum pek çekinmeden. Dedim ki, "Peki bu işin vicdani yönü ne olacak? Neticede çekirdeksiz kuru üzümleri en çok sevenler, tüketenler de ufacık çocuklar... Ben babanı iyi ve iyiyi hak eden biri olarak göremiyorum.". Bu kez de genç kız bozuldu haliyle... Bana söylediği şu oldu, noktasına virgülüne dokunmadan: "Benim babam, evet, sağlıksız tarım yapıyor. Bunun nelere sebep olacağını da biliyor ama babam esasında çok iyi bir insandır. Çünkü bunları beni İstanbul'da okutmak için yapıyor.". Dedim ki, "Pes!". "Muhakeme bu, izan bu, netice bu.".

Aklı başında bir ülkede, ancak kamera şakası olarak sunulabilecek her şeyin bizde tamamen gerçek olması, dahası kanıksanmış olması bir bana mı tuhaf geliyor..?

Geçtiğimiz hafta içinde de Eğirdir Gölü'ne dair bir belgesel izledim. Dalgıçlar göle dalıyor, çekiyorlar, sümüksü bir madde dibi kaplamış, göldeki yaşamın %80'i yok olmuş, kalan %20 balık ise tutuluyor. Satılıyor. Yeniliyor. Şuursuzluğun çok ötesinde, adeta bir delilik hali... Temel sebep gölün çevresinde yapılan elma yetiştiriciliği. Daha doğrusu elma ağaçlarını senede 30 kere ilaçlayan vicdan yoksunu üreticiler, toprağa sızan ve gölü besleyen yeraltı sularına karışan zehir... İzlerken vallahi beynim zonkladı. Pamuk yığınlarında uyuyan çocukların zirai ilaçtan ölmesi mi dersiniz, Fethiye'de portakal ilaçlıyorum derken onkoloji servislerine yığılan çiftçileri mi... Antalya seralarında domates tarımı yapıyorum derken tünelin sonundaki ışığı görenleri mi ya da..?

Çiftçi masum değil. Çiftçi ne yaptığını biliyor. Çiftçi bunu zoraki yapmadı - yapmıyor ve hiç kimse bunu çiftçiye zorla dayatmıyor. Çiftçinin önüne "Vicdan mı yoksa daha çok para mı?" diye bir soru geliyor ve çiftçi gayet ne yaptığının farkında olarak, sonuçlarının gayet farkında olarak seçimini yapıyor. Yeni de değil. 1950'lerden beri...

DDT'yi hatırlarsınız. En yoğun uygulanan bölge Adana idi. DDT - BHS karışımının binlerce tonu uçaklardan atıldı. Arılar, böcekler, fareler, kuşlar... Her şey bu tozlama altında can verdi. Oysa kurdu yiyen böcekler, böcekleri yiyen kuşlar, böcek yumurtalarını yiyen fareler, fareleri yiyen yılanlar derken muhteşem bir ekolojik denge sürüyordu. Toprak bereketli idi ve ilaca ihtiyaç olduğuna dair hiçbir emare de yoktu. Aç gözlülük ile, daha çok ve daha çok para hırsı ile hepsi alt üst oldu.

Aynısı Karadeniz'de oldu. Karadeniz halkı önceleri devletin sübvanse ettiği fındık kurdu ilacına itiraz etti. Zirai mücadele memurlarını tarlaya sokmadı. İlaç atılınca arılar, böcekler, sonra böceği yiyen her şey ölüyor dediler. Korkmuşlardı. Sonra desteklemeler, bir yandan Türk fındığına ilgi, bir yandan artan fındık talebi, yükselen fiyatlar filan derken ne olduysa oldu, üreticiler vicdan ve cüzdan arasındaki seçimi kolayca yaptı. Fındık kurdu ilacına, hem de hamuduyla geçiş yapıldı. 1986'da Çernobil de buna mum dikti ve benim Karadeniz fındığı ile işim o gün bitti. Ne oğlum Can, ne kızım İpek; Karadeniz fındığı yemedi. O günden bugüne de, ilaç kullanımı Karadeniz'de hiç azalmadı. İsmi değişti, formülü değişti ama ilaçlama aşkı hiç değişmedi. Şimdilerde ağaç altlarında round-up kullanılıyor. Toprağı kızartan da odur. Bu paragrafa Karadeniz üreticilerinden birkaç kınama, bir - iki de dava gelecektir, gelsin. Tepkiyi doğru yere yöneltmelerini tavsiye ederim. Zehirlenmeyi reddediyor olduğum için suçlu ben olamam sanıyorum..?

İlaçlama her yerde, her bölgede devam etti. Ege'de önce tütün ilacı başladı. Tütün bitti. Söke Ovası'nda pamuk ile start verildi. Şimdilerde de pamuk yerine tamamen GDO'lu mısır kaynıyor bu bölgeler. Yoğurttan süte, bisküviden baklavaya her şeye zerk olup sizi - bizi hasta ediyor. Fethiye'de, Antalya'da, Mersin'de, Gümüldür ve Seferihisar'da zırıl zırıl narenciye ilaçlaması en vahşi hali ile ilerliyor. Yavuz Dizdar ve arkadaşlarını zehirleyen portakalın hikayesini okumuşsunuzdur... İşte o durum...

"E ne var? Tarım ilacı her yerde kullanılıyor." diyorlar. Kısmen doğrudur. Örneğin çok verdikleri "Avrupa'da da kullanılıyor..." örneği gerçektir. Ama çok önemli farklar vardır. Tarım ilacı, Avrupa'da reçete ile verilir. Adam o sene kaç adet marul diktiğini ilgili devlet kurumuna bildirir ve bu devletçe denetlenir. Sonra devlet bir hesaplama yapar, dikilen marula göre tam gelecek ölçüde tarım ilacı reçetesi yazar ve çiftçiye verir. Çiftçi bu reçete ile ilacı temin eder ve reçeteye uygun biçimde kullanır. Üzerine fikir yürütmez. Kural ne ise kurala uyar.

Bizde, tarım ilaçlarının ölçüsü Türk çiftçisine emanettir. 100 litre suya 10 gram atılacak diyelim. 10 gram, bizim çiftçinin gözüne elbette az görünüyor. Bakıyor ilacın bidonu da üç para bir şey... Yallah boca... Hasattan belirli bir süre önce ilacın kesilmesi kuralı imiş bilmem ne imiş... Onlar Avrupa işi...

DDT, böcekler üzerindeki güçlü toksik etkisi ile 1948'de Nobel ödülü aldı. Hayvanlar için son derece tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirini bozduğu anlaşılınca da 1970'lerde yasaklandı. Yasaklanışından 10 sene kadar sonra nihayet bizim de aklımız başımıza geldi ve bizde de yasaklandı. Ancak kasabalarda DDT'nin yasaklandığı anonsu geçince zirai ilaççılarda ne kadar DDT varsa çiftçi tamamını topladı. Üçer senelik daha stok yaptılar. Hala da merdiven altı, benzer formüller ile devam ediyor. Topraktan derelere, denizlere karışıyor. Denizde tutulmuş balıkta dahi çıkıyor.

Dört koldan ilaçlanıyoruz. Dört koldan zehirleniyoruz.

Pamuğa zehir giriyor; atlet, tulum, iç çamaşırı, gömlek giyiyoruz zehirleniyoruz. Tahıla atılıyor, ekmek olarak sofraya geliyor, zehirleniyoruz. Meyveye atılıyor, sebzeye atılıyor, o kadarı da yetmiyor, toplanıyor, parafinleniyor, azotlanıyor, klimalardan mantar ilacı atılıyor... Şaka gibi... Zehirleniyoruz. İşler çığırından fazlası ile çıktı ki artık herkesçe bilinsin, yüksek sesle konuşulsun isterim. Devletin regülasyonlarını, üreticinin vicdan kıstaslarını filan beklemekle bu iş olmuyor. Bir şeyin pazarda talebi varsa, buna ne devlet, ne de vicdan engel oluyor. Çünkü bu işin temelinde tüketicinin, yani "parayı verenin" talebi yatıyor.

Böceğin hasar vermediği pırıl pırıl yeşillikler, bir koca torbanın bir tanesine bile kurt girmemiş elmalar, sineksiz marullar, asla böceklenmeyen pirinçler, unlar, bakliyatlar tercih etmenin anlamı böcek ilacı yemeyi tercih etmektir. Kural aslında bu kadar basittir. Marulun arasından çıkan salyangozu bahçeye bırakır, sineklenmiş brokoliyi sadece akan suyun altında kolayca temizlersiniz ama tarım ilacını asla temizleyemezsiniz. Bedeninize girer, birikir, birikir, bir sınırı aşar ve bedeniniz artık kaldırmaz hale gelir. Kolon CA ve özellikle löseminin etkin sebebi tarım ilacı kalıntısıdır. Düşünerek, ama gerçekten çok düşünerek atın adımlarınızı. Her şeyi sorun, sorgulayın, araştırın, anlatılanlar ile yetinmeyip kendi doğrunuzu bulun ve bunu paylaşmaktan hiç korkmayın. Acı ve iç karartıcı olsa da, gerçeği duymaktan da öyle..."

(Alıntı)...

1 Kasım 2019

Gereksiz İşler Bunlar...

Merhaba arkadaşlar,

Gerçekten gereksiz, bir o kadar garip şeyler görmeye devam ediyoruz ve edeceğiz anlaşılan...

Geçtiğimiz günlerde, coşkuyla tüm yurtta kutlandı Cumhuriyet Bayramımız. Her yer kırmızı, beyaz müthiş görüntüler seyrettik. Ama gel gelelim, bazı şeyleri aşamayacağız biz. Burası gerçek. En basit örneği: Sosyal Medya’ya görüntüleri düşen Metro/Metrobüs olayları...

O görüntüler bile birbirimizden ne kadar ayrıştırıldığımızı açık açık belli ediyor. Biri, çekilen video’da sarıklı arkadaş tempo tutsun diye bekliyor, diğeri metro da yüksek sesle ilâhi söylüyor diye yobaz oluyor. Arkadaşlar; bu Millet yıllardır sağ, sol çatışmalarından, laik veya dinci çatışmalarından  çektiğini düşmandan çekmedi. Düşmandan çekmedi diyorum çünkü; 15 Temmuz olaylarında ve Suriye’ye girdiğimizde, bu Milletin bir araya geldiğinde neler yapabileceğini cümle alem gördü. Bizim nedense tek sorunumuz kendimizle. Sağcı, solcu, yok alevi, laz, kürt, türk, laik, dinci, v.s

N’oluyoruz diye neden kimse düşünmek yerine yangına körükle gidersiniz anlamış değilim. Ne zaman bu kadar kendi insanına tahammül edemez insanlar olduk. Sadece bunlarla sınırlı da değil... Birisi hıncını alamamış, küçücük kediyi tekmeliyor. Neden? Sebep ne? Amaç ne? Neden insan gibi davranamıyoruz? Sorunlarınız varsa bir tek bu hayatta sizin mi sorunlarınız var? Ülke yönetenin de sorunu var, sokakta simit satanın da, fahişelik yapanın da, hırsızlık yapanın da...

Bırakın efendim, bırakın... Bırakın artık bu gereksiz atışmaları, çatışmaları. Sadece siz, ben değil. En üstten, en alt tabakaya kadar diye bile ayrıştırıldık. Bu kadar sevecen, bu kadar candan, bu kadar yardım sever, bu kadar naif başka bir millet var mı bildiğiniz? Gezen, gören anlatsın dinleyelim. Vicdanınızı, merhametinizi kaybetmeyin.

Kıssadan hisse; umarım gördüklerinden, yaşadıklarından ve yaşayacaklarından ders çıkaracaklar vardır. Siz, siz olun duyduğunuza inanmayın.

Sevgiyle Kalın.

S.Göksel / 01.11.2019